Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

TURİZM
 

ANASAYFA FİNİKE TARİHİ COGRAFİ YAPI EKONOMİ NÜFUS TURİZM FİNİKE PORTAKALI FİNİKE RESİMLERİ ANKETE KATIL ZİYARETÇİ DEFTERİ FİNİKE FORUM YAHOO GRUBA KATIL CANLI TV İLETİŞİM GÜNLÜK KURLAR  

Turizm bakımından çevre ilçeler kadar bozulmaması ile ayrılır. Ancak son dönemdeki yoğun yapılaşma ile önemli turizm noktalarından biri haline gelmiştir. Yine de 1980'lerden sonra bu bölgedeki turizm yatırım politikası, Finike'de pek rağbet görmemiştir. Çünkü ilçe toprakları tarıma daha uygundur. Bu yüzden turizm sektörü diğer çevre ilçeler kadar hızlı bir gelişme göstermemiştir. Yakın tarih içinde Finike Limanı'na ek olarak yapılan marina ile yat turizminde söz sahibi olmaya başlamıştır. 10 km'lik kumsalı ile ülkenin en uzun plajlarından birine sahiptir.

Arykanda (Arif) ve Limyra (Turunçova, Zengerler) gibi antik kentlerin yanında Asya Kıtasının dalınabilmis ve belgelenebilmis en derin yer altı mağarası olan Suluin Mağarası da ilçede ilgi çeken yerlerdendir ama simdiye dek mağarada herhangi bir çevre düzenlemesi yapılmış değildir…


ARYKANDA: Arykanda, Antalya, Finike-Elmalı yolu üzerinde Yaşgöz çayının (Başgöz çayı) doğusundaki Bey Dağı’nın güney-batı yamacındadır.

Arykanda sözcüğü Luwi dilinde “Sunak yeri” anlamına gelmektedir. Plinius ilk yerleşenlerin Thrak kökenli olduğunu söylemekte ise de bu şüpheli bir iddiadır. M.Ö. 2000’de bu kentin olduğu yerde Anna isimli bir yerleşimden bahsedilmektedir. Ama bu yerleşim ile Arykanda arasında kesin bir bağ kurulamamıştır. M.Ö. 2000’lere ait burada iki adet taş balta bulunmuştur. Bu baltaların bir benzerlerinin de Limyra ,Patara ve Kynaenai’de bulunması bu bölgede iskanın Bronz çağında varlığını gösterir.

M.Ö. VI.yy.dan itibaren kentin tarihini bilmekteyiz. Kent önce Pers egemenliğinin altına girmiş ve M.Ö.V.yy.da Perslerin sağladığı olanaklarla zenginleşmeye başlamıştır. Bu dönemde yaşamış olan Pindaros burada bir Helios kutsal alanından bahsederse de kazıları yürüten Prof.Dr. Cevdet Bayburtluoğlu bu döneme ait buluntuların çok seyrek olduğunu ifade etmektedir. Daha sonrada M.Ö. 333’ de Büyük İskender kenti özgürlüğe kavuşturmuştur. Onun ölümünden sonra önce Ptolemaiosların onu takiben de Seleukosların eline geçmiş. Apameia Antlaşması ile Rodos Perea’sına bağlanan kent, M.Ö. II.yy.da Likya Birliği'nin üyesi olmuş ve kendi adına sikke bastırmıştır. M.S. 43’de Roma İmparatoru Claudius zamanında Romaya bağlanmış ve bu devrinde kent son derece gelişmiştir. Volkanik bir bölgede olan bu kent tarihte bildiğimiz M.S.141 depreminden büyük zarar görmüştür. Devrin zenginlerinden Opramoas’ın depremden zarar gören kente 10.000 denar yardım yaptığı bulunan bir kitabede yazmaktadır. Daha sonra Ağustos 240 depreminde yine bir yıkıma uğramıştır. Bu depremden sonra kent yaralarını kolay saramamış ve fakirleşmeye başlamıştır. Hatta İmparator Maximianus ve Diocletianus Arykanda için bazı vergi indirimlerinde bile bulunmuşlardır. Bizans döneminde ise kent Orykanda, Akalanda adı ile anılmaya başlamış ve Myra Metropolitliği'ne bağlı bir piskoposluk merkezi olmuştur. Bu devirde yerleşim Bazilika çevresi ile Nal tepesinde ve Büyük Hamam’ın olduğu sahada yoğunluk kazanmıştır. Hatta hâlâ Pagan inancını taşıyanlar ile Hıristiyanlar kenti kendi aralarında böldüklerini, kiliselerin tamamının bir bölgede toplandığından anlamaktayız.

VIII. yy.a gelindiğinde ise eskinin o görkemli kenti artık bir köy durumundadır. Arkeoloji çalışmaları ilk kez XIX yy.da Th.Mommsen kitabeleri incelemesi ile başlamıştır. Kentin tam yerini daha sonra Ch.Fellows Mommsen’in kitabelerine dayanarak bulmuştur. Kazı çalışmalarına 1978 de Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi adına Prof.Dr. Cevdet Bayburtluoğlu başlamış ve günümüze kadar bu kazılar devam etmektedir.

Dik teraslar üzerine kurulmuş olan bu kentin en önemli kalıntıları arasında alt teras üzerindeki Gymnasium ve hamam ile yukarı terastaki Tiyatro,Odeon, Stadion,Agora ve küçük hamam gelmektedir. Ayrıca Akropol’de Traian ve Helios tapınakları ile Sebasteion (kutsal ev), Nal tepedeki Bazilika, doğu nekropolündeki Nekropol kilisesi de önemli kalıntılardır. Bunlar oldukça geniş bir araziye yayılmışlardır. Bu kentte karşılaşılan bir özellikte kenti çevreleyen koruma amaçlı surların yerine bu görevi bir bakıma teras duvarlarının üstlenmiş oluşudur. Akropol’de Şahinkaya denilen yerde ve terasların en üstünde tek taraflı oturma sıraları olan Stadium bulunmaktadır. Kazı çalışmaları sonunda oturma kademelerinin yanı sıra arkadaki nişler de ortaya çıkarılmıştır. Stadium’’n ortasındaki bir merdivenle de oldukça iyi korunmuş tiyatro’ya inilmektedir. Hellenistik tiyatroların tipik bir örneği olan tiyatro yarım daireden biraz daha geniş ve kemerlerle desteklenen oturma sıraları arazinin meyilli konumuna uydurulmuştur. Kazılarda çıkan buluntulara göre tiyatro geç Hellenistik döneminde yapılmış daha sonra Roma döneminde ise birçok ilaveler eklenmiştir. Tiyatronun 20 oturma kademesinin yanı sıra en üstteki iki sıranın kenarlarındaki silmelere Grekçe kitabeler yazılmıştır. Burası Arykandalı zengin ailelere ayrılmış localar durumundadır. Zira bu kitabelerden birinde M.S.II. yy.da yaşamış zengin Killortes ve ailesine, Apollon kabilesine ait olduğu yazılıdır. Scene ve Proskenenin 1982 de onarımı yapılırken sütun, architrav, triglif ve metoplar birleştirilerek etkileyici bir görünüş sağlanmıştır. Skene dışarıya ortadan bir kapı orkestraya ise proskenion’un altından beş kapı ile bağlanmıştır.141 depreminden büyük zarar gördüğünü oturma kademelerinin doğuya doğru kaymasından anlaşılmaktadır. Agustos 240 depreminin tahribatından sonra sahne binasının orkestraya bakan cephesine payeler eklenerek sağlamlaştırılmaya çalışılmıştır. Tiyatronun akustiği mükemmeldir. Sekiz adet, oturma sırasının yarı yüksekliğine eşit merdivenlerle yedi Cunei’ye ayrılmıştır. At nalı biçimindeki tiyatro sanki sahne binası ile iki ayrı yapı gibi bir görünümdedir. Kentin en büyük idari amirinin oturduğu prohedria bu tiyatroda yoktur. Soylulara ön sıranın ayrıldığı anlaşılmaktadır. M.S.VI. yy.daki depremden sonra halkın pagan inançlarının terk etmesinin yanı sıra tiyatronun kullanılmadığını C.Bayburtluoğlu ifade etmektedir.

Tiyatro’nun altındaki terasta Odeon vardır. Güneyden üç ayrı kapı ile girilen Odeon’un ortasındaki orkestra kare plaklarla kaplanmıştır. Orijinal konumunda duvarlarının da renkli mermerle kaplanmış olduğu sanılmaktadır. Ayrıca cephedeki kapıların 1 m. üzerinde kasetlerin oluşturduğu bir frizin de olduğu izlerden anlaşılmıştır. Buradaki her kasetin ortasına İmparator Hadrianus’un portresi yerleştirilmiştir. Odeon’un arkasındaki iki kapı, teras duvarlarının önünden gelen rampalı yola açılır. Böylece batı caddesi ve Agoranın kenarını sınırlayan merdivenli cadde ile bağlantı sağlanmıştır. Kazılarda Odeon’un önündeki 75 m. uzunluğunda, 8 m. genişliğinde mozaik tabanlı bir portik ortaya çıkarılmıştır. U şeklindeki Agorayı çeviren bu portik dışında kalan yapıların arasında dükkanlar ve mabet olduğu sanılan bir yapı vardır. Agora’nın ortasındaki bu mabedin hangi tanrıya ait olduğu kesinleşememekle beraber Tykhe Mabedi diye isimlendirilmiştir. Bizans döneminde bu mabedin üzerine 16 x 6.35 m. ölçüsünde bazilika plânlı bir kilise yapılmıştır. Bunun çevresinde de Geç Roma dönemine tarihlenen kalıntılarla karşılaşılmıştır.

Tiyatro ile Agora’nın batısındaki terasa Bouleterion (Meclis binası) yapılmıştır. Bu yapının oturma sıraları doğal kayaya oyulmuştur. Hatta bu doğal duvar ile Stoadan ayrılmaktadır. İçerisinde boşluklar bulunan bu kaya bloğu muhtemelen depremlerden dolayı çökmüştür. Oturma sıralarında gördüğümüz çarpıklıklar da bunun sonucu olmalıdır. İç mekan hemen -hemen kareye yakındır. Girişler,kuzey duvarındaki kapılar ile sağlanmaktadır. Her iki yönde de aynı genişliği olan bu kapılardan üçer merdivenle koridor gibi bir kısma inilmektedir. Oturma sıraları ise son derece bozulmuştur. Kazılardan çıkan buluntulara göre çatının sedir ağacından yapılmış olduğu kesinlik kazanmaktadır.

Bouleterion ile Agora arasında yine Roma dönemine ait bir hamam ve çeşme yerleştirilmiştir. Hamamın hemen yanı başındaki Glmnasium Palestrası da 1981 yılındaki kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Hamam ve Gymnasium tek yapı kompleksinde birleştirilmiştir. M.S.II nci yy.a tarihlendirilir.Hamam 77 x 37 m. ebadındadır. Arka tarafı doğu nekropolünün bulunduğu terasa dayanmaktadır. Geniş cephesi güneydedir. Yapı malzemesi olarak duvarlarda kireç taşı, tonoz ve kubbelerde ise konglomera (doğal olarak sıkışmış çakıl ve kumdan oluşan tortul kayaç) kullanılmıştır. Taban ve bazı iç duvar kaplamalarında ise yöreye özgü bir çeşit kireç taşı görülür. Üst örtü olarak frigidarium’un kuzey ucu ile caldariumun güney ucunda yarım kubbe geri kalan tüm mekânlarda ise beşik tonoz kullanıldığını kalan izlerden anlamaktayız.

Hamama bitişik olan Gymnasion 25 x 20 m. ebadındadır. Paleestra ile aşağı yukarı birbirine eşit üç odadan meydana gelmiştir. Aynı duvar üzerine açılmış üç kapıdan herhangi biri kullanılarak hamama çok kolay bir giriş sağlanabilmektedir. Gymnasion-hamam kompleksinin en uzun kısmı Frigidarium ile apodyterium’dur. Burasının uzun tutulmasının nedeni çok işlevli kullanılmayı amaçladığı içindir. Batı duvarındaki dokuz kemerli bir bölmesi olan bu yerin zemini düzgün dikdörtgen kireç taşı plakalarla kaplanmıştır. Batı duvarı boyunca sıralanmış olan kapı ve nişlerin önünde ise havuzun suyunu boşaltmaya yarayan bir kanal vardır. Aykırı çay yakınındaki kayalardan yararlanılarak yapılmış olan su yolları Gymnasion’un batısındaki büyük sarnıca bağlanmaktadır. Havuzun tabanı da kireçtaşı plaklarla kaplıdır.

Akropolde, Agora’nın üstündeki terasta bulunan Helios Tapınağı son kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Kaya zemin üzerine yapılan temel bloklar üzerinde inşa edilmiştir. 6.40 x 9.40 ebadında, dikdörtgen plânlıdır. Zemin düzgün köşeli taş plaklarla kaplı olan bu tapınağın doğusuna .büyük hasar gördüğü anlaşılan 141 depreminden sonra tahminen 1. yy.da tonozlu bir mezar odası ilave edilmiştir. Tapınağa Helios adının verilmesinin sebebi ise antik yazarlarca bu güneş tanrısının yerinin Arykanda oluşudur. Bu civarda bulunan Helios’a ithaf edilmiş birçok adak steli bunu doğrulamaktadır. Akropolün kuzey-batısında Bouleuterion’un yakınında bulunan iki odalı, kült evi olarak kullanıldığı anlaşılan Sebasteion (Kutsal ev ) bulunmaktadır. Burası da in antis plânlı ve üçgen alınlıklı tapınak cepheli olduğu bulunan parçalardan anlaşılmaktadır. Üst örtüsü ise beşik tonozdur. Arykanda’nın nekropolü doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Batı nekropolü kentin batısından başlayarak Aykırı çayın ana kaynağına kadar uzanmaktadır. Büyük Hamamın yanındaki doğu nekropolünde mabede benzeyen, yüksek podyumlu bir mezar anıt ile karşılaşılmıştır. Önceleri In antıs ( Naos’un bir ucundaki kenar duvarları uzatılarak aralarında sütunlar olan bir portik şekli) plânlı korinth üslubundaki mezar anıtının mabet olduğu sanılmışsa da üzerindeki kitabesinden mezar sahibinin isminin okunuşu bu düşünceyi değiştirmiştir. Arykanda da oda mezarlar dışında, kitabeli lahitlere, kaya mezarlarına da rastlanılır.

Naltepe denilen yerdeki kalıntının Hereon olduğu 1984-85 yılı kazılarında anlaşılmıştır. Bu anıt-mezar M.S.I.nci yy.da Hermaios isimli, Arykandalıların dışında bütün Lykia halkı tarafından da onurlandırılmış bir yöneticiye aittir. Daha sonraki yüzyıllarda bu yapı önce bir hamam, sonra demirci atölyesi ve sonunda da kilise olarak kullanılmıştır. Özgünlüğü bozulmamış olan bir blok’un üzerinde kalkan ve mızraklı bir kabartma vardır. Anıt-mezar’ın 141 depreminde yerle bir olduğunu kazıları yürüten C.Bayburtluoğlu ifade etmektedir. Bunu takip eden 240 depremi ise burayı bir taş yığınına çevirmiş olmalıdır. Şehirin giriş-çıkış yolu üzerinde oluşundan dolayı buraya yeni bir işlev verilmek istenmiş, Hereon’a ait bloklar bir köşede istiflenmiş geri kalan taşların bir kısmı da kullanılarak hamam inşa edilmiştir. Hamam işlevini bitirdikten sonra muhtemelen 385 depreminin verdiği tahribatla olsa gerek, yarım daire plânlı mekanın demirci atölyesi ve erzak mekanı olarak kullanıldığını kazılarda burada çıkan demirci aletleri ve karbonlaşmış tahıllardan anlamaktayız. Bu arada kuzey-batı dış duvarına bitişik olan mekânda küçük bir kilise olarak kullanılmıştır.

Son dönem çalışmalarda M.S.III. yy.a tarihlenen ve III. Gordianus’un kullandığı Roma villası,küçük hamam, çok sayıda mezar anıtı, geniş cephesi güneye bakan, doğu-batı doğrultusunda uzanan ve Cevdet Bayburtluoğlu’nun şaraphane olarak nitelediği yapı, yamaç evleri, Asklepios Mabedi, Asklepios’un başı ve heykeli, Aphrodite ile Eros heykelleri bazilika bulunmuştur. M.Ö. II nci yy.dan M.S.IV. yy.a kadar tarihlenen çok sayıdaki sikkelerde yapıların tarihlenmesinde büyük etken olmuşlardır.


LMYRA:
Limyra, Finike’nin 4 km. kuzey-doğusundaki Toçak Dağı’nın güney eteğindeki ovada kurulmuş bir liman kentiydi. Günümüzde bu liman bereketli bir ovaya dönüşmüştür. Limyra antik kenti de denizden 5 km. içeride kalmıştır. Strabon Coğrafya'sında kentin yerini şöyle tarif eder:

“...denizden yirmi stadia yukarda, yüksek bir tepe üzerinde olan Myra’ya gelinir. Sonra Limyros (Alakır Çayı)nehrinin ağzına ve sonra içeriye doğru yaya olarak yirmi stadia giderek küçük bir kasaba olan Limyra’ya ulaşılır...”

Plinius ise “Limyra, içine Arykandos’un (Aykırı Çay) döküldüğü nehrin olduğu şehir..” diye yer belirtmektedir. Konum itibariyle, antik çağdan günümüze kadar gelen süreçte Limyra her zaman bereketli toprakları ile önemli bir yerleşim alanı olmuştur.

Limyra’nın varlığı M.Ö. V.yy.dan beri bilinmektedir. Kentin tarihini ise kitabelerinden öğrenmekteyiz. M.Ö. IV.yy.da Limyra’lıların basmış olduğu bir sikkede Lydia’lı Perikles’in adı geçmektedir. Yerel bir kral olan Perikles, o dönemde daha çok dini karakteri ağır basan bir birlik kurmaya çalışmış ve kentin çevresine egemen olarak başkenti Limyra yapmıştır. Perslere bağlı bir satrap olan Perikles aynı zamanda Lykia’nın sönmeyen ateşini de bu kentte yakmıştır.

Büyük İskender’in bölgedeki Pers hakimiyetine son vermesinden sonra onun atadığı vali Nearkhos tarafından yönetilmiştir. İskender’in ölümünden sonra önce Antigonos’un, M.Ö.310’da Ptolemaiosların, sonra da M.Ö. 301’de Lysimakhos’un yönetimine geçmiştir . M.Ö.197’de Suriye krallığına bağlanan kent Magnesia savaşında III.Antiokhos’un yenilmesi üzerine yapılan Apameia antlaşmasıyla Rhodos Pereasına bağlanmıştır. Sonunda Romalılar M.Ö. 167’de Limyra’yı Rodoslulardan alarak kendi yönetimlerine bağlamışlardır.

Roma egemenliği sırasında Limyra sikke basmıştır. Roma İmparatoru Augustos’un torunu ve evlat edindiği Gaius Caesar, Ermenistan’da aldığı bir yaradan ağır derecede hastalanmış ve İmparatorun talimatı üzerine deniz yoluyla Roma’ya dönerken almış olduğu bu yaradan ötürü 21 Şubat 4’de Limyra’da ölmüştür. Cesedi Roma’ya götürülmüş ve Augustus’un Mausoleion’una konulmuştur. Limyra ise, onun anısına deniz kıyısında içi boş bir mezar (Knotaphion) yapmıştır.

M.S. I.- II.yy.lar Limyra’nın en parlak dönemi olmuştur. 1982’de yapılan kazıda bulunan bir yazıttan Roma senatosunun Limyra’ya metropolis (Metropolis tou Lykion ethnous) unvanını verdiğini öğreniyoruz. Yine aynı kazıda bulunan bir sütunun üzerindeki başka bir yazıtta da bu unvanın İmparator Commodus (180-192) zamanında da devam ettiğini anlıyoruz. Hıristiyanlığın ilk yayıldığı yıllarda Limyra Aziz Paulus’un ziyaret ettiği kentlerden biridir. Bizans döneminde ise kent bir piskoposluk merkezidir. IV.yy. ile IX. yy. arasındaki bu merkezliğini, burada mezarları olan 6 piskoposun ölüm tarihleri yazılı mezarlarından anlamaktayız. (Diatimos (375), Lupicinus (381), Stephanos (451), Theodoros (553) , Leon (787) ve Nikephoros (879). Kent IX.yy.da Arap akınlarından etkilenmiş, buna depremler ve diğer doğal felaketler de eklenince şehir terk edilmiştir.

M.S. 141 yılı depreminde kent bütünüyle yıkılmıştır. Rhodiapolisli (Sarıcasu) zengin Opramoas, kentin yeniden imarına çalışmıştır. Tiyatro ile bunun hemen güneyindeki surlar onarılmıştır.

Kentin baş tanrısı Zeus Olympia’dır. Her sene onun şerefine spor festivallerin düzenlendiğini kentteki yazıtlardan öğrenmekteyiz. Zeus’un yıldırımı Limyra sikkelerinde işlenmiştir. Ayrıca kaynaktan su içen hörgüçlü boğalar ve köpekler de resmedilmiştir.

Kent kehanetleriyle de devrinde ünlüdür. Plinius, Limyra’da balık aracılığı ile işaretlerin verildiği bir kehanet çeşmesinden bahseder. Balıklar kendilerine atılan yiyecekleri yerlerse bu iyi bir kehanettir, şayet kuyrukları ile uzağa fırlatırlarsa bu da kötü bir kehanettir. Kentin İmparatorluk dönemi sikkelerinin üzerindeki “kehanet” sözcüğü bu geleneği doğrulamaktadır. 1838’de Charles Fellows buraya ilk gelen araştırmacıdır. Limyra’nın kalıntılarını bu ziyaretinde tesadüfen görmüş, bunu üzerine araştırma yapmak için iki yıl sonra tekrar gelmiştir. Daha sonra 1842’de Julius August Schönborn buraya gelmiş onun en çok ilgisini nekropoldeki yazıtlar çekmiştir. Onun ardından İngiliz Spratte ve Forbes, Limyros çayından yukarıya doğru ilerleyerek kalıntılarla karşılaşmışlardır. Spratt ve Forbes’den sonra uzun bir süre Limyra ile ilgilenilmemiştir.

İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü uzmanı Jürgen Borchart 1965’de Myra’da yüzey araştırması yaparken Limyra ile de ilgilenmiş, nekropolleri, üçgen kale tepesi ile Heroon’u bulmuştur. Bunun üzerine 1969-1974’de kazılara başlamıştır. Çalışmalarının başında Kral Perikles’in Heroon’unu ve Gaius Caesar’ın boş mezarını kazmış, ardından yamaç teraslarına, Bizans Piskoposluk kilisesi üzerine çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Limyra kazılarına beş yıllık bir aradan sonra Frankfurt Üniversitesi 1985’de yeni bir kazı çalışmasına başlamıştır. Kentin batısında başlatılan sondajları, aşağı kentin planının çıkarılması ve Bizans surları içerisinde kalan yerler onun bu dönemine aittir. Limyra’nın bu şekilde düzenli ortaya çıkarılışından sonra Otto Benndorf’un Viyana Klasik Arkeoloji Bölümü başkanlığına atanmasıyla kazılar daha da hız kazandı. Nekropoldeki ilk sistematik kazı gerçekleşti,saray çevresindeki çalışmalar yoğunlaştırıldı ve kentteki en erken yerleşim katları ortaya çıkarıldı. Prof. Dr. J.Borchardt’ın çalışmaları ile kentin birçok anıtı ortaya çıkarılmıştır.

Limyra’nın savunmasını kuzeydeki bir iç kale ile güneyde üçgen şeklinde genişleyen ayağı kale sağlıyordu. Aşağı kalede surlar,sarnıçlar ve bir de Bizans kilisesi ortaya çıkarılmıştır. Perikles’in Toçak Dağı’nın uzantıları üzerine kurdurduğu kale yüksek bir burç ile desteklenmiş, alt kesimleri eğimli bir yüzeyle güçlendirilmişti. Kaleye, kayalara oyulmuş basamaklar ve platformlarla ulaşılmaktadır. Kalenin içindeki su gereksinimin sarnıçlarla sağlandığını buluntulardan anlamaktayız.

Limyra’nın aşağı kentinde yapılan kazılarda 4 m. yüksekliğinde, yaklaşık 9 ton ağırlığında bir üst eşik ortaya çıkarılmıştır. Buna dayanılarak kalenin batı yamacında Perikles’in sarayının olduğu düşünülmüştür. Burada yoğunlaşan kazılarda kırmızı figürlü Yunan keramiklerinin yanı sıra M.Ö.VII ve M.Ö. X,yy.lara kadar inen keramiklerle karşılaşılmıştır. Bu keramikler Hitit kaynaklarında adı geçen Zumarri kentinin burada olduğu düşüncesini kuvvetlendiren delillerden bir tanesidir.

Akropolün güneyinde surları yanında yapılan çalışmalarda 10.40 x 6.80 m. ebadında bir anıt mezarın kalıntıları ile karşılaşılmıştır. J.Burckhardt bunun bir Heroon olduğu düşüncesindedir. Bunu da şöyle açıklamıştır:

“ Heroon biçimine uygun olarak egemen unsurlar şunlardır: Kahraman mezarının bulunduğu veya öyle sanıldığı zemin kat sağlam,yontma taş bir yapı. Yanda küçük bir kapısı var ve bu da yalnız kültle (kurban kanı ve şarap dökerek) ilgili kişilerin içeri girebilmeleri için. Bunun üzerinde bir küçük tapınak veya tapınağa benzer açık bir galeri,dinsel törenler için değil,sadece insan üstü bir varlığın huzuruna sunulmak amacıyla...”

Böylece IV.yy.ın Liykia krallarından Perikles’in mezar anıtı ile sarayı ortaya çıkarılmıştır. Heroon’un yeri özenle seçilmiş ve Amphiprostylos (Ön ve arkada iki portikosu olan, ama yanlarda sütunları olmayan tapınak şekli) tipinde yapılmıştır. Bu anıtsal mezarla sanki daha da yüceltilmiştir. J. Borchhardt’ın ekibi burada yaptıkları çalışmalarda taşların bazılarını yerlerine koyarak rekonstrüksiyonunu yapmışlardır. Alınlık bölümünü süsleyen kabartmalardan bazıları bugün Antalya Müzesindedir. Ancak anıtın bazı kabartma ve mimari parçaları evvelce Viyana’ya götürülmüş, bugün Viyana Müzesindedir.

Heroon’un üzerinde durulacak bir özelliği de çatısının ön ve arkasında yer alan ölü sorumluları Hora’lar ve Kharitlerden teşekkül eden karyatidlerdir. Bunlar adeta Periklesin Heroon’unun bekçileridir. Ayrıca yan duvarlar üzerinde, 6 m. uzunluğunda frizler bulunmaktadır. Bu frizlerde dört atın çektiği bir savaş arabası,arkasında kral ve yanındakiler,at üzerinde süvariler,kalkan ve mızraklarıyla piyadeler görülmektedir. Askerlerin kıyafetlerinden bunların Pers ve Lykia’lı oldukları kolayca anlaşılmaktadır. Kuzey alınlıkta Perseus’un Medusa’nın başını kesişi sahnesi işlenmiştir. Akroter’in ortasında ise Perseus.başını kestiği Gorgo-Medusa’dan hızla uzaklaşmaktadır. Köşe akroterlerde ise Medusa&nın kaçışan kardeşleri vardır. Perseus’un işlenişi enteresandır, bu tip konularda Perseus daima Hades başlığı giyer. Burada ise başında Pers krallarının giydiği dik Tiara vardır. Bu Heroon, Perikles’in ölümünden sonra M.Ö. 370 senesinde yapılmıştır. Toçak Dağı eteklerindeki Tiyatro Turunç ovadan Kumluca’ya giden yol üzerindedir. Tek diazomalı caveası,yarım daire şeklindeki oturma kademeleri denize yöneliktir. Alt kısmında 16 yukarıda ise daha fazla oturma sıraları vardır. Diazomanın arkasındaki 1,5 m. yüksekliğindeki duvarın arkasında cavea’nın çevresini dolaşan ve üstünde diazomaya doğru açıklıkları bulunan üstü kapalı bir geçit yer alır. Ancak erozyon ve deprem nedeniyle tiyatronun büyük bir kısmı yıkılmıştır. Limyra’nın ilk araştırılması sırasında D.de Bernardi Ferrero, Batı Anadolu’daki tiyatroları tanıtırken önceliği bu tiyatroya vermiştir. Limyra’daki 1974 yılı kazı çalışmalarında Scene’nin çevresi temizlenmiş,etrafa dağılan taşları galeriler içerisinde düzenlenen depolarda koruma altına alınmıştır. Orkestra bölümünde 1984-85 yıllarında yapılan kazı çalışmalarında mimari bloklar, scenenin bezemeleri ve oturma kademelerinin bir bölümü ortaya çıkarılmıştır. Her iki yanında büyük, tonozlu birer girişi olan Orkestra tiyatronun ana planına göre orantısız bir büyüklüğe sahiptir. Tiyatronun bazı kesimlerinde dikkati çeken düzensizlikler onun çeşitli evreler geçirdiğine işaret etmektedir. Nitekim M.S. 141-142 yıllarında bu bölgeyi şiddetle sarsan deprem tiyatronun da bir bölümünü yıkmıştır.

Lykialı Opramoas, depremden zarar gören yapıların yeniden onarılması için Lykia birliğine özel servetinden 20.000 dinar yardım yapmış ve bu arada tiyatro da yenilenmiştir. Tiyatronun üstünde Nekropol sahası uzanmaktadır. Çoğunluğu M.Ö. IV.yy. da yapılmış olan ortalama 400 mezar bu kentin Nekropolünün büyüklüğünü , yerleşiminin önemini ve nüfusunun yoğunluğunu göstermektedir. Nekropol alanı batı,doğu ve kuzey olmak üzere üçe ayrılmıştır. Batı bölümündeki en önemli mezar anıtı M.Ö. IV.yy.a ait, hükümdar adına savaşmayı görev sayan sınıfın temsilcisi ve hazinedarı Tebursseli’nin kayaya oyulmuş tapınak cepheli mezarıdır. Mezar kitabesinde şunlar yazılıdır: “ Bu mezarı Tebursseli yaptırdı. Zzaja’nın babası, Perikle’nin krallığında, Lysandros’un kız kardeşini ve Xntabura’nınkini gömdü” Diger bir köşede ise: “ Tebursseli Lysander’in ve kralın onuruna bunu vakfetti. Zafer kazanan Tebursseli,Perikle ile birlikte Arttumpara’yı ve Mpara ordusunu yok ettiğinde, bunu yaptırdı” ibareleri yazılıdır.

Buradaki diğer önemli anıt mezar ise Limyra kralı Perikles’in kardeşi olan Katabura’ya ait olanıdır. M.Ö. 350 tarihine ait olan bu mezarın kaidesi kabartmalarla süslü kaidesinin üzerinde semerdamlı çatısı olan lahid yükselir. Doğu nekropolünde ise IV.yy.’a tarihlenen İon sütunlu, kabartmalı mezar da dikkat çekicidir. Bunların yanı sıra Xuwata’nın süt ninesi için yaptıdığı mezar, Kaineus’un mezarları ve bunların üzerindeki Lykçe yazılar ile çifte balta stel buradaki diğer eselerdir. Kentin doğusunda sütunlu cadde ve Hamam kompleksi son kazılarda ortaya çıkarılmıştır.


MARINA:
Finike,tarih boyunca önmeli bir yükleme ve boşaltma liman kenti olmuştur. Denizci bir millet olan Fenikeliler, Finike ve Akdeniz'in değişik limanlarından yükledikleri malları, başka limanlara satarak, kendi devirlerinde ticareti geliştirmişler ve zengin olmuşlar. Tarihin seyri içinde Finike limanının durgun zamanlarıda olmuştur. Cumhuriyet döneminde de uzun süre atıl kalan limanda, uzun yıllar sadece balıkçı teknekeri barınmıştır. 1966 yılında balıkçı tekneleri ve yatların fırtınalı havalarda barınabilmeleri için yeni bir barınak yapımına başlanmış ve bu barınak 1970 yılında tamamlanmıştır. Finike marina, Finike'nin coğrafi ve kültürel konumuyla yat turizmini birleştirerek, ilçemiz ve ülke ekonomimize önemli katkılar sağlamaktadır. Bu konum Finike marinasını önemli bir yatçılık merkezi yaparak, Finike'ye de uluslararası bir liman kenti ve yat turizmi merkezi statüsü kazandırmıştır.